Bugün Biraz Felsefe Yapalım!
Bizim kültürümüzde insanlar ne zaman bir şeylerden kuşku duysa ya da merak edip bir şeyleri sorgulamaya kalksa “Felsefe yapma!” diye hor görülür. Felsefe yapmak, toplumumuzda para kazandırmayan ve boş laftan ibaret bir faaliyet ya da çalışmaya ihtiyacı olmayan bir takım elitlerin işi olarak nitelendirilir.


Geçtiğimiz günlerde keyifle okuduğum, “Şüphenin Tarihi” adlı kitabın ve “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” adlı 5 ciltlik külliyatın sıra dışı yazarı, tarihçi ve felsefe araştırmacısı Sadık USTA işte tam da bu anlayışı kırmaya söz vermişçesine “Herkes felsefe yapabilir. Felsefeci hatta filozof olabilir. Bunun için çok şeye gerek yok; sadece sorgulamak, araştırmak, merak etmek, derinlemesine okumak, mevcut durumu eleştirmek ve her anlatılana kanmamayı öğrenmek yeterlidir” dediği için ben de bugün felsefe yapmaya karar verdim.
Tabii, Sadık USTA üstadın öğretilerinden yola çıkarak ve onun yol göstermesiyle…
Felsefe Düşünen Her İnsanın İşidir
Üstad öncelikle diyor ki: “Felsefeyi belirli kültürel alt yapıya sahip elit bir kitlenin uğraşı olmaktan çıkarmak ve bunu her insanın ve özellikle çocukların gelişim yaşlarına indirmek zorundayız. Bu iş artık dünyada 21. Yüzyıl eğitiminin iddialı hedeflerinden biri haline gelmiş durumda. Bu amaçla yeni yeni yöntemler ve yaratıcı tarzlar geliştiriliyor.”
Bu görüşün İngiltere’deki örneği; The Philosophy Foundation’ın kurucusu Peter Worley. İlkokul ve ortaokullara odaklanarak felsefe yapma yaşının düşürülmesini ve çocuklar arasında yaygınlaşmasını hedefliyor. Worley, bu hedefini “Çocuklar için Felsefe” yani (P4C) Philosophy for Children konusundaki çalışmalarıyla birleştirerek dünyada binlerce okulda bu öğretim yöntemini uyguluyor. Çocukların sorgulama ve eleştirel düşünme becerilerini geliştiren (P4C) pedagojisinin en önemli kaynaklarından biri “Felsefe Makinesi” (The If Machine).

Ancak, ne yazık ki ülkemiz, hem de bu çağda Felsefeyi orta öğretim müfredatından çıkarmaya ve din ve inanç eksenli bir eğitime doğru sürükleniyor. Öte yandan, tarihte felsefenin en çok toplumlarda krizin derinleştiği, hatta fikir özgürlüğünün tehdit altında olduğu baskı ortamlarında geliştiğinin görülüyor olması işin sevindirici yanı. Tam da günümüz Türkiye koşullarında😊 olduğu gibi.
Çocuklar için Felsefe (P4C)’nin Türkiye Yolculuğu
Kızım Eda, hem bir P4C eğitimcisi ve hem de Paraşüt Kitap adlı bir çocuk kitapları yayınevinin kurucu ortağı.





Paraşüt Kitap’ın benzerlerinden en büyük farkı; yayınladıkları tüm kitapların çocuklarda sorgulamaya, araştırmaya, merak etmeye ve mevcut durumu eleştirmeye yönlendirmesi ve P4C yöntemini bir pedagojik yaklaşım olarak teşvik etmesi. Paraşüt Kitap yayın misyonunu, öğretmenlere yönelik atölye çalışmalarıyla birleştirerek ve kitaplarını adeta bir araç olarak kullanarak, felsefe denen ve evvel ezel mesafeli durduğumuz kavramı çocukluk yaşlarına indirmek olarak özetliyor.
Türkiye’de Orta Öğretim Felsefe Eğitiminde Sıra Dışı Yapı Taşları
Ben çok şanslı bir insan olmalıyım ki Felsefe kavramıyla erken yaşlarda Galatasaray Lisesindeki Felsefe öğretmenim Monsenyör Pierre Dubois sayesinde tanıştım.


Mr. Dubois hem lisede Felsefe Öğretmenim, ama aynı zamanda İstanbul/Beyoğlu’ndaki St. Antoine Kilisesinde görevli Katolik bir ilahiyat alimi olarak, benim gibi Anadolu’nun küçük bir kentinin geleneksel aile yapısından koparak tek başına yatılı olarak okumak için İstanbul’a gelmiş, okulda oruç tutmak için gerekli izin kağıdını velisinin imzasını taklit ederek almış, çocuk yaşta bir öğrencinin ahlaka bakış açısını ve dinlere ilişkin önyargılarını “Dieu, S’il existe!” yani “Tanrı, Şayet varsa!” ya da Descartes’ın sözleriyle “Cogito ergo Sum” Düşünüyorum, Öyleyse Varım! diyerek dönüştürebilmiş belki salt bir öğretmen ama aynı anda derin bir filozoftu.
Kişiliğinin bir yanıyla inancını temellendirmek için uğraşırken, diğer yanıyla salt inanca dayalı tanrısal bilginin doğruluğunu ve kendi içindeki tutarlığını tartışabilirdi Mr. Dubois. Ona göre Din Felsefesi David Hume’ın da savunduğu gibi Tanrı tanımazlık değildi.
Mistik eğilimlerden Descartes akılcılığına evrilmiş, 57 yıl boyunca Vatikan Temsilcisi olarak da görev yaptığı Türkiye’de Atatürk’ün özgürlük anlayışını desteklemiş, İslam-Hıristiyan diyaloğunun da en güçlü savunuculuğunu yapmış Mr. Dubois’nın çağdaş dünya görüşü içinde her türlü bağnazlığı dışlamadaki akılcılığı yanında sıra dışı bir öğretmen ve filozof kişiliğinden pek çok arkadaşım gibi ben de etkilendim.
1950 ve 1960’ların GS Lisesinde çok sayıda Müslüman, Hristiyan (Katolik, Protestan, Ortodoks), Yahudi her dine mensup öğretmen ve öğrenci bir arada öğrenim gördük ve yaşadık. Farklılıklarımız her zaman bir canlılık ve hareketin işaretleriydi. Düşünce ve din farklılığı aramızda bir çatışmaya yol açmaz, aksine dinamizm katardı. Herkes kendi inancını özgürce yaşardı. Ama, bu pedagojik özgür ortam, hepimizi sadece Tanrı’ya itaat eden bir çocuktan farklı olarak, düşünen, sorgulayan ve akıl yürüten bir yetişkin, bir özne ve aracı haline getirir ve öğrenciler okuldan ortak bir sorgulama ve protesto kültürüne, eleştirel sadakate ve mizahi bir dünya görüşüne sahip olarak mezun olurlardı. Farklılığını yok eden kendini de, aidiyet kültürünü de yok ederdi.
Mr. Dubois, Galatasaraylıların gözünde, bir insanlık ve kültür anıtıydı. Hepimizin kişisel gelişimlerinde onun etkisi büyüktür. Hayata bakış açımızı değiştiren, şüphelenmeyi ve sorgulamayı öğreten, bizi büyüten, Mr. Dubois’dan aldığımız felsefe dersleri ve herhalde onun da idolü olan, modern felsefenin kurucularından “Descartes” olmalıdır.
Descartes’ın Felsefe Dünyasında Yeri ve Önemi
Lise yıllarında Felsefe derslerinde düşünceleriyle tanışıp tartıştığımız Montesquieu, Michel de Montaigne, Emile Durkheim, Blaise Pascal, Jean Jacques Rousseau, Jean Paul Sartre, Albert Camus gibi pek çok Fransız düşünür ve filozof gibi, René Descartes (1596-1650) da yine bir Fransız Filozof, matematikçi ve bilim insanı.




Analitik geometriyi Descartes bulmuş. Kartezyen koordinat sistemi bugün hala onun adıyla anılıyor. Rasyonalist felsefi akımın öncülerinden ve modern felsefenin kurucularından ve “Akıl Çağı”na adını ve tarihteki yerini verenlerden biri. Descartes, 4 Yüzyıl önce insan beyninin çalışan bir makineye benzediğine ve birçok çağdaşının aksine matematik ve mekaniğin zihnin en karmaşık süreçlerini açıklayabileceğine inanıyormuş. 20. yüzyılda artık Alan Turing’in, Descartes’tan esinlenerek matematiksel biyoloji temelinde bilgisayar bilimini geliştirdiğini öğreniyoruz. Onun mühendislik ve yönetim bilimlerine damgasını vurduğu “Problem Çözme Yöntemi” günümüzde hala kullandığımız en temel kurallardan biri.
Descartes’dan Önce Felsefenin İnsanlık Tarihindeki Yeri
Descartes’ın da diğer tüm 17. ve 18. Yüzyıl Aydınlanma Çağı Filozofları gibi M.Ö. 6 ve 4. Yüzyıllar arasında yaşamış Antik Yunan Filozoflarından etkilendiği ve bilim dünyasının temelinin Antik Yunan çağında atıldığı söylense de bu sav tam doğru değil!
Felsefe/Filo-zofi; günümüz dilinde Yunanca philo (bilgelik) sophia (sevgi) kökeninden gelse de Antik Yunan’dan çok daha eski yüzyıllarda Mezopotamya/Sümer, Mısır, Babil, Fenike, Hint (Örn: Aruni Uddalaka) ve Çin (Örn: Konfüçyüs, Lao Tsu, Moti/Mozi) gibi birbirinden uzak kültürlerde, birbirlerinden bağımsız ve paralel olarak geliştiği ve insanın kültürel açıdan gelişiminin bir ürünü olarak ortaya çıktığı kanıtlanmış. Heredot bile hemen tüm Yunan tanrılarının aslında Mısır kökenli olduğunu yazmış. Günümüzde Antik Yunan filozofu Pisagor’a atfedilen meşhur Pisagor denkleminin dahi kaynağının eski Mısır kültürü olduğu bir sır değil.




Yani, Felsefenin sadece Antik Yunan Medeniyetinin geliştiği Akdeniz Havzasında değil, insanoğlunun yerleşik düzene geçmesi ve devlet kurma ihtiyacının doğmasına bağlı olarak Mezopotamya/Dicle-Fırat Havzası, Mısır-Nil Havzası, Hindistan İndüs-Ganj Havzası ile Çin Sarı Irmak Havzalarında da geliştiğini ve kuşaklar boyu birbirlerini etkilediklerini biliyoruz.
Son araştırmalar, çivi yazısının icadının ve “felsefe” olarak nitelendirilebilecek ilk yazılı metinlerin farklı coğrafyalarda M.Ö. 4.000 ve 3.000’li yıllarda ortaya çıktığını, keza, toplumun aile ve kabileden devlet organizasyonuna geçişinin de bu yüzyıllarda başladığını söylüyor. Örneğin Sümerlerin, çivi yazısı ile birlikte matematikte ondalık sistemini, 24 saatlik gün döngüsünü ve birayı keşfettiklerini, ilk ticari sözleşmeyi, vergi sistemini ve eğitim kurumlarını hayata geçirdiklerini öğreniyoruz. Sümerlerin bugüne ulaşan kil tabletlerinde henüz tam bir felsefi düşünce yer almasa da siyaset, din, mitoloji ve destansı metinler olduğunu ve ölümsüzlük arayışı, aşk mektupları ve kadın hakları gibi konulara ilgi duyduklarını biliyoruz.



Günümüzde en çok piramitleriyle aklımızda kalan Mısırlıların, M.Ö. 4.000’lerde matematik, denizcilik ve astronomide ileri giden Babil ve Fenikelilerden etkilendiğini, yazı, astronomi, matematik, tıp, metalurji, mimari, mekanik, sanat, bilim, mitoloji, ilahiyat, felsefe ile ilgilendikleri ve M.Ö. 2.000’lerde dünyanın en güçlü kültürel gelişmişliğe sahip olduklarını, tarımla iç içe oldukları için mevsim döngüsünü öğrendikleri ve geometri kullanarak arazi ölçüm ve alan hesabı yapabildiklerini, Pi sayısını, gezegenleri, yıldızları ve tıpta kan dolaşımını keşfettiklerini, 30 günün 1 aya, 12 ayın 1 yıla eşitliğini kavradıklarını, mekanik yasaları tanımladıklarını, ilaçla tedavi ve metal işleme tekniklerini geliştirdiklerini anlıyoruz.
Özetle, insanlık tarihindeki ilk düşünür ve filozofların aile ve kabile toplumundan devlet yapısına geçiş döneminden itibaren öncelikle yaşamın nasıl ortaya çıktığına kafa yormaya başladıklarını, daha sonra bilginin kaynağı ve bilincin nasıl oluştuğu ile evren-varlık-yaşam-doğa arasındaki ilişkileri araştırdıklarını ve tüm bunları şüphe duyarak, sorgu ve akıl yürüterek mutlak bilgi ve bilinmezliğin sırrına ulaşmayı hedeflediklerini öğreniyoruz.
Felsefenin İlk Motivasyonu
Önce çocuklar gibi “merak etmek” ile başlamış her şey. Merak etmek; aslında doğumla birlikte başlayan bir süreç. Bu ne? Neden böyle? Nasıl oluyor? Merak duygumuzu kışkırtan şey ise, elde etmek istediğimiz somut veri. İnsan önce şaşırır ve hayret eder. Ancak, anlık ilgi ve kısa süren zevklerin tatminine kapılmak, insanı anlamsız merakların kapanına sıkıştırır. Günümüz sosyal medya tuzağı gibi insan zihni, merakını kışkırtan olay ve olgulara çok çabuk yönelir ve alışır.
Evren nasıl meydana geldi? Biz kimiz? Canlılar nasıl oluştu? Bizi kim yarattı? İnsan neden var? 3,5 milyon yıl önce ayağa kalkan insanımsının 2,5 milyon yıl önce alet kullanabilir duruma gelmesi, 1 milyon yıl önce dilini kullanıp, düşüncesini aktarabilir duruma gelmesi, ardından beyninin gelişimine bağlı olarak düşünme ve tasavvur yeteneğini geliştirmesi adına “Evrim” dediğimiz çok uzun bir süreç almış.



Felsefe Aslında Ne? ve Nasıl Ortaya Çıkmış?
Felsefe; aslında sağlıklı şüphe duymak, yaşamımızdaki sorun ve çelişkilerin farkına varmak ve doğru bilgiye ulaşma arzusu olarak tarifleniyor. Yani Felsefe, salt meraktan değil, yaşamsal ihtiyaçtan kaynaklanan soru ve konulara akıl erdirmek, anlatılagelen bilgilere ve inanç üzerinden kabul edilmiş varsayımlara şüpheyle yaklaşmak, bunları tartışmak, sorgulamak, mantıklı yanıtlar aramak ve hayatımızı düzenlemek için ihtiyaç duyduğumuz bilgiye ulaşmak için ortaya çıkmış.
Felsefe öncelikle evreni ve dünyayı tanımaya odaklanan doğa filozoflarının çabalarıyla Bilgi Felsefesi (Epistemoloji) ile başlamış. Bilgi Felsefesi, bilgi, düşünce ve varlığın yapısını ve yasaları ile evrendeki konumumuzu daha iyi kavramamızı ve daha isabetli karar almamızı sağlama yöntemi olarak ifade ediliyor. Sonraki kuşak filozoflarını insan ve toplumların kendini tanıması ve etik değerler üzerine düşünenler oluşturuyor. Günümüz filozoflarını ise artık kim olmamız gerektiğine kafa yoranlar oluşturuyor.
Salt Kuşku Duymak ve Eleştirmek için Eleştirmek Felsefe Yapmak mıdır?
Kuşkuculuk gerçekte Felsefe’de geçerli bir görüş ve akım. Bu yaklaşım “Varlık” hakkında sorularla başlıyor: Bu doğru mu? Bu gerçek mi? Bildiklerimizden emin miyiz?
Kuşkuculuk (ya da farklı adlarıyla Septisizm ve Şüphecilik), her tür bilgi savını kuşkuyla karşılayan, bunların temellerini, etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen, ayrıca aklın kesin bir bilgi elde edemeyeceğini, hakikate erişilse dahi sürekli ve tam bir kuşku içinde kalınacağını, “mutlak”a ulaşmanın mümkün olmadığını savunan felsefi bir görüş.
Descartes’ın da görüşlerinin temelini oluşturan Kuşkuculuk, felsefe tarihi açısından önemli bir yere sahip. Zira Kuşkuculuk felsefe tarihi boyunca bilginin sınırlarını, insanların inançlarını, önyargılarını ve dogmatik düşünceyi sorgulayarak yerleşik kanılar ve inançları sarsmış, felsefe, bilim ve özellikle din konusunda birçok anlayışın değişmesine ortam hazırlamış. Kuşkuculuk Dogmatizmin karşıtı.
Tarihte bilinen ilk Kuşkucular olan Thales, Protogoras ve Pyrrhon, kesin bilgi veya mutlak doğruyu elde etmenin zor veya imkansız olduğunu savunurlar ve genellikle bu düşünceyi sorgulamayı teşvik ederler.



Descartes’ın Kuşkuculuğu
Ancak, “Septik/Şüphecilerin şüphe anlayışını Descartes‘ın şüphe yöntemiyle karıştırmamak gerekiyor. Çünkü Septiklerde şüphe bir amaç ve doğru bilgiye ulaşmak mümkün değil. Descartes da ise doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için bir araç ve yöntem.
Descartes; aslında Kuşkucu değil, “Yöntemsel Kuşkucu olarak kabul ediliyor. Yöntemsel Kuşkucu; gerçekte kuşkuyu kullanarak “kuşku duyulamaz olan”a ulaşmaya çalışıyor. Yani kuşkuyu aşmak için kuşku duyabileceklerimiz arasında yer almayanı bulmaya çalışıyor. Bu sayede aslında dolaylı olarak kuşkucu düşünürlerin bile kuşku duyamayacağı bir sistem kurmayı hedefliyor.
Descartes, insan için kesin ve mutlak bir bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu savunuyor ve söz konusu kesin ve mutlak bilgiye ulaşmak için, kuşkuyu bir yöntem olarak kullanıyor. Bunu en güzel ifade eden husus; Onun mühendislik ve yönetim bilimine damgasını vurduğu “Problem Çözme Yöntemi”nin günümüzde hala kullandığımız en temel kurallardan biri olması.
Şüphenin Doğrulaması: Sistematik Sorgulama
Her şeye şüphe ile yaklaşarak ama “sistematik sorgulama” yapmadan öğrenmek yeterli değil. Sistematik sorgulama ve doğru soruları sorarak bilgi ve düşüncede derinleşmek gerekiyor. Sorgulanmamış bilginin doğru olmadığı, sadece yerleşik bir inancın onaylanması anlamına geldiği, sorgulamanın amacının bir “tartışma kültürü” yaratmak olduğu ve Felsefenin, bir “akıllı yanıt verme” yöntemi değil, bir “akıllı soru sorma” sanatı olduğu ifade ediliyor. Yani, sorulan sorular, bizim bilgisizliğimizi artırmalı ve bilgiye olan iştahımızı kabartmalı. Soru sormayı bırakmak ise, düşünmeyi bırakmak anlamına geliyor.
Eleştirmek için bir birikime sahip olmak gerekiyor. Sadece şüphe duyup, eleştirmiş olmak için eleştirmek psikolojik soruna işaret ediyor.
Eleştirmek aynı zamanda başkasının eleştirisine de tahammül etmek demek. Diyorlar ki: Özeleştiri yap, eleştir ama önce kendi içine bak!. Ya da aynadaki suretine başkasının gözüyle bak.
Felsefe Konusu Alanlar Hangileri?
Evrenin oluşumundan yer yüzünün gelişimine kadar her türlü doğa, toplum ve insan hayatını ilgilendiren sorunu ele alan Felsefe, insana dokunan ve insan zihnini meşgul eden her türlü düşünsel ve yaşamsal konuyu incelediği gibi geçmişten günümüze Bilgi, İnanç-Din, Ahlak, Hak-Hukuk, Devlet-Siyaset, Bilim, Kültür-Sanat, Özgürlük, Eşitlik, Ölüm, Ölümsüzlük gibi pek alanda yapılıyor.
Peki, günümüzde Hangi Felsefi Akımlar Var? derseniz; Varlık Felsefesi (Ontoloji), Materyalizm, İdealizm, Diyalektik, Metafizik, Bilinmezcilik (Agnostisizm), Duyumsamacılık, Şüphecilik (Septisizm), Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm), Monizm, İkicilik (Düalizm), Gerçekçilik (Realizm), Akılcılık (Rasyonalizm), Marksizm, Fırsatçılık (Opportunizm), Deneycilik (Ampirizm), Pozitivizm, Yararcılık (Utilitarizm) Nihilizm (Hiçcilik), Taoizm gibi akla gelen pek çok felsefi akım var. Ama….
Son Söz..
Her felsefi görüş ve düşüncenin kendi döneminde kabul görmüş olması doğru anlamına gelmiyor. Doğru-Yanlış-İyi-Kötü her şey göreceli kabul ediliyor. Doğruluğu ve Geçerliliği zamanın ruhuna, kültürel iklime, toplumsal ihtiyaç ve koşullara göre değişiyor. Koşullar değişince de tartışılır hale geliyor veya ne acıdır ki tümüyle geçersiz hale gelebiliyor.