Haliç’in Denizden Keşfi

75 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Haliç’in her iki kıyısını da mesleki ilgim nedeniyle karadan neredeyse karış karış görmüş olmama rağmen şimdilerde Kongre Merkezine dönüşen Sütlüce Mezbahasına, Rahmi Koç Müzesine dönüşen Lengerhane’ye, Tersane-İstanbul adlı devasa bir yaşam, kültür ve sanat merkezine dönüşen Taşkızak Tersanesine, ArtIstanbul adlı sıra dışı bir sanat merkezine dönüşen Feshane-i Amire’ye, Santral-İstanbul adlı bir Enerji Müzesi ve Bilgi Üniversitesi Kampüsüne dönüşen Silahtarağa Elektrik Santraline, Kadir Has Üniversitesine dönüşen Cibali Tütün Fabrikasına denizden tekneden baktığımı da, 19. yüzyılda İstanbul’u mesken tutan yazar Pierre Loti’nin, Lisede Fransızcasından okuduğum ünlü eseri Aziyade’yi yazdığı Eyüp Tepesindeki  Meşhur Piyer Loti Kahvesine çıktığımı da hiç hatırlamıyorum.

Yaşamımdaki bu eksikliği, geçtiğimiz günlerde İBB Şehir Hatlarının 2020’li yıllarda başlattığı ve giderek popülerleşen bir Üsküdar-Eyüp seferi ile giderdim. Çoğu yabancı gezginlerle birlikte Galata Port ve İstanbul Modern Müzesini yakından görerek, Haliç köprülerinin altından neredeyse sürünerek geçerek, kah bir yakada, kah diğer yakada, Kasımpaşa, Cibali, Hasköy, Fener, Balat, Ayvansaray, Eyüp iskelelerine baştan kara yaparak pek keyifli bir yolculuk yaptık. Üstelik 65 Yaş üzeri İstanbul Kartımız sayesinde tek kuruş bilet parası da ödemeden😊.

Haliç’in 2 Yönlü Dönüşümü: 1884-1984

19. Yüzyıla kadar İstanbul’da kültür ve ticaretin yanı sıra sarayları ve yalıları ile nezih bir yerleşim ve sayfiye alanı olan, sularında 140’tan fazla balık türü yaşayan, ancak Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayıp, Fransız Şehir Plancısı Henri Proust’un 1930’larda yaptığı talihsiz İstanbul İmar Planıyla mevcut sanayi yapıları legal hale gelen, sonrasında artan kirlilik nedeniyle İstanbul’da yaşadığım 90’lı yıllara kadar dayanılmaz pis kokusu, çamur gibi kapkara suyu ile adeta bir ölü denize dönüşen Haliç’in yani tarihteki adıyla Altın Boynuz’un değil içinden yakınından bile burnunuzu tıkamadan geçemezdiniz.

Oysa, bugün görüntü çok farklı. Haliç’in geçmiş tarihi ve kültürüne dönüşümünü başlatan ilk kişi dönemin başbakanı Turgut Özal’ın göz bebeği ve İstanbul Belediye Başkanlığını emanet ettiği Bedrettin Dalan. 1984 yılında “Haliç’i gözlerimin rengi gibi masmavi yapacağım” diyerek kazandığı Başkanlığı sürecinde, Haliç için planladığı büyük alt yapı ve çevre düzenleme projelerinden bir kısmını gerçekleştirebildi, kalan kısmını da onu izleyen diğer Başkanlar ve son 6-7 yıldır Ekrem İmamoğlu tamamladı, tamamlıyor ve yeni projelerle daha da geliştiriyor. Hiçbir Belediye Başkanı 40 yıl önce başlayan bu süreçten kaçmadı, kaçamadı.

Bu yazımda, 140 yıllık bu tarihe dönüş hikayesini benim yaşamıma dokunan anılar ve olaylarla ele alıp özetlemeye çalışacağım. Bu bir gezi notu değil, bir meslek anısı değil, bir tarihçe hiç değil. Ama belki de hepsi😊

Haliç’in Dron Görüntüsü
Tarihi Yarımada

Önce Adından Başlayalım: Haliç mi? Altın Boynuz mu?

Byzantion’un Planı

Osmanlı döneminden itibaren Arapça “körfez” anlamına gelen Haliç (Xlc) ya da Batı Kültüründe çok bilinen Golden Horn (Altın Boynuz) adının, MÖ 7. yüzyılda Byzantion’u Antik Yunan Kenti Megaron’un deniz aşırı bir kolonisi olarak Sarayburnu kıyılarında kuran Kıral Byzas’ın annesi Argos Kralı Io ve Zeus’un kızı Keroessa (Keras: Yunanca Boynuz)’dan geldiği rivayet ediliyor. Boynuz’a altın sıfatının takılmasının ise, Haliç sularının gün batımında sapsarı altın rengine bürünmesinden ya da 140 türü aşan zengin balık kaynaklarından aldığı söyleniyor. Bu söylentilere Kapalı Çarşı’daki kuyumcu atölyelerinden kanallar yoluyla Haliç’e akan altın tozu dedikoduları da eklenince Altın Boynuz tanımı bizim ihtişama öykünen kültürümüzle de pek güzel bağdaşıyor.

İstanbul’un 1950’li Yıllar Anıları:

Doğduğum yer; çevresinin göl, akarsu, kaplıca ve yeraltı sularıyla kaplı Eskinin Türkçesiyle Tengizli (Deniz gibi su) olduğu bilinen bir Anadolu kenti: “Denizli😊. Kaderin cilvesi beni 1950’li yılların başında İstanbul’da gerçek “Deniz” ile buluşturdu. Şimdilerde Tarihi Yarımada’nın MÖ 660 yılındaki kurucusu Kral Byzas’ın tarihçi Herodot’un deyimiyle Boğazın karşı kıyısının önemini göremeyen Kör Gözlülerin yaşadığı yer olarak tanımladığı yörenin ilk Megara Kolonisi: “Khalkedon-Kadıköy’de yaşasam da dedemlerin yanında geçen çocukluğum Tarihi Yarımadanın tam orta yerinde, Haliç kıyılarından pek de uzak olmayan Fatih’in Kıztaşı semtinde, Bizans İmparatoru Marcianus onuruna MS. 450 yılında dikilen anıtın hemen yanı başında sokaklarda oynayarak geçti.

Kıztaşı / Marcianus Sütunu

İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümü 1953 yılı 29 Mayıs’ında Gülhane Parkında kutlandı. Parka girişte atlı polislerin olağanüstü güvenlik önlemleri nedeniyle büyükannemle ezilmekten zor kurtulduğumuzu dün gibi hatırlıyorum. Bu kadar sertliğin nedeninin ise dönemin iktidarının bir önceki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yıllar önce planladığı bu kutlamalara karşı aldığı tavır olduğunu çok sonra öğrendim. Dönemin başbakanı Adnan Menderes’in, İstanbul’u sözde imar etmek için 1955 yılında tarihi yarımadaya bir hançer gibi sapladığı Vatan Caddesini açmak için, (aralarında dedemlerin geniş bahçeli evi de dahil) yıktırdığı yüzlerce yapı, aradan geçen 70 yıl boyunca, sembolik askeri törenler hariç, kentin trafiğine pek katkı sağlamadı. Keza, 1958 yılında Beşiktaş’ta kötü bir saç tıraşı gibi açtığı Barbaros Bulvarı da.

1954 yılında, Tuna nehrinden kopup gelen büyük buz kütleleri Boğazı Ortaköy önlerinde doldurdu ve İstanbul Boğazının karşıya geçiş sorununu doğal yollarla çözmeye çalıştı😊. Her ne kadar ben çocuk halimle karşıya geçemesem de insanların yürüyerek Anadolu yakasına geçmesi İstanbul’un toplumsal hafızasından hiç silinmez.

İstanbul Boğazını Tıkayan Buz Parçaları

Eğitimime İstanbul Boğazı kıyısında şimdi GS Üniversite binası olan Lisenin ilk ve hazırlık bölümü olan Ortaköy’de yatılı olarak başladım. Hafta sonları, İETT’nin en yeni ve konforlu Mercedes otobüslerinin çalıştığı 28 Fatih-Beşiktaş hattını kullanarak okuldan Fatih’teki dedemin evine rahatça gider gelirdim.

Galatasaray Lise ve Üniversite Binası-Ortaköy
28 Numaralı Fatih-Beşiktaş Otobüsleri: 1955

Unkapanı köprüsü üzerinden Haliç’i geçip tüm Boğazı seyrederek yolculuk etmek dışında teneffüslerde Boğazdan geçen gemi ve kum kosterlerini saymak en keyifli anılarımdı. Babası armatör sınıf arkadaşımız Kahraman’ın adını taşıyan gemi bazen okulun önünde demirler, o da bizim gibi saf Anadolu çocuklarına “Bu benim gemi!” diye hava atardı. O zamanlar pek olmayan denizcilik merakım, GS Liseli ağabeyimiz Sadun Boro’nun “Kısmet” adlı yelkenlisi ile dünya turundan döndüğünde Sarayburnu önlerindeki karşılama törenlerine katılmamla başladı.

Kısmet Teknesinin Boğaz’da Karşılanması

Bizans döneminden bu yana 50’li yıllara kadar toplam nüfusu 1 milyonu aşmayan İstanbul’un en nezih yeri sarayları, yalıları, konakları, köşkleri, askeri ve sivil eğitim kurumları bezenen Boğaz kıyıları idi. Boğaz’ın görece kente uzak kıyıları, Beykoz Ayakkabı, Paşabahçe Şişe-Cam, Çubuklu Akaryakıt Depolama vb. gibi 800’lü yılların sanayileşme hamlelerinden nasibini almış olmasına rağmen hala bambaşka güzeldi.

Küçük Bir Koloniden Dünyanın Çekim Merkezine: Byzantion

Antik Yunan Şehir Devletleri, başta Korint, Megara ve Milet (aslında o da bir koloni) olmak üzere MÖ 7 ve 8. Yüzyıllarda büyüdükçe ticaret yaparak güçlenmek, hammadde kaynaklarına ulaşmak ve yoğunlaşan şehir nüfusunu dağıtmak amacıyla Akdeniz’den başlayarak tüm Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz’de çok sayıda koloniler kurmuşlar. Bu kolonilerden bazıları Byzantion gibi Roma İmparatorluğunun şemsiyesi altında çok güçlenirken bazıları da zayıflayıp Persler, Makedonlar ve Araplar gibi yayılmacı devletlerin egemenliğine girmişler ya da Byzantion’u ele geçirmek isteyenlerin açık denizlerdeki atlama taşı konumuna düşmüşler. Örneğin Arap denizcileri tarih boyunca Byzantion’a yaptıkları çok sayıda kuşatmada örneğin Erdek körfezindeki Kyzikos Antik Kenti ve limanını tedarik destek ve gemi inşa üssü olarak kullanmışlar ve belki de Fatih Sultan Mehmet gibi gemilerini Haliç’e Kağıthane deresi üzerinden geçirerek zayıf gördükleri Haliç ve Edirnekapı surlarını zorlamışlar, ancak başarılı olamamışlar.

Byzantion’un en ihtişamlı günlerini AI (Yapay Zeka) ile canlandırmışlar, izlemeye değer doğrusu: https://www.youtube.com/watch?v=hUIhKDqtzhU

Byzantion’un Sonunu Hazırlayanlar: Eyüp Sultan Camii ve Türbesi

Günümüzde İstanbul’un pek önemli dini ve kültürel merkezlerinden biri olan Eyüp Sultan Camii ve Kabrinin hikayesi de bu tarihi gerçeklere uzanıyor. Arapların MS 7. ve 8. Yüzyıllarda yaptığı kuşatmalardan birine Hz. Muhammed’in bu amaçla görevlendirdiği yakın dostlarından biri olan Ebu Eyyub El Ensari’nin 90 yaşında bu kuşatmaya katılıp orada şehit olduğu biliniyor. Yüzyıllar sonra Sultan II. Mehmet’in İstanbul’u fethini takiben hocası Akşemsettin tarafından Edirnekapı surlarının dibinde, günümüzde Eyüp olarak adlandırılan yerde keşfedilen mezarı İstanbul’un toplumsal hafızasına kaydedilip manevi ve dini bir ziyaret merkezi haline geliyor.

Eyüp Sultan Camii
Eyüp Sultan Meydanı

Haliç Tekne Turunun Köşe Taşları: Tramvay-Teleferik-Tünel

Hasköy iskelesi Koç Müzesine, Sütlüce iskelesi Haliç Kongre Merkezine, Eyüp Sultan iskelesi Teleferik ve Feshane’ye, Fener iskelesi ise Patrikhane ve Bulgar Ortodoks Kilisesine ulaşımı çok kolaylaştırıyor.

Eyüp Sultan, Üsküdar-Eyüp Haliç deniz hattının son iskelesi. Eminönü-Eyüp arasında Haliç’in Güney kıyısı boyunca çalışan Tramvay ve ona entegre Piyer Loti ve yeni planlanan Miniatürk Teleferik hattı, sadece bölge halkına değil, bölgeyi ziyarete gelenlere de hizmet ediyor.

Eyüp Sultan Teleferik Hattı
Kağıthane-Bomonti-Dolmabahçe Tüneli Girişi

E-5 ve TEM arasındaki bağlantı yolu ile Dolmabahçe’yi Kağıthane’ye 15 dakikada bağlayan tünel sayesinde, her iki yakadan da hem kara hem deniz ve hem de demir yolu ile gelenler, M-2 Haliç Metro İstasyonunda ya da Marmaray ile Sirkeci istasyonunda aktarma yaparak bölgeye pek kolay ulaşıyorlar.

Haliç Üzerinden Geçen M2 Metro Köprüsü: Da Vinci’nin Hayali

Haliç’i deniz üzerinden geçen M-2 Metro köprüsünün ilginç tarihsel bir geçmişi ve hikayesi var. Çok uzatmadan bahsedivereyim. 1502 yılında dönemin ünlü bilim adamı, mimar, mühendis ve sanatçı Leonardo Da Vinci’nin Osmanlı Padişahı II. Beyazıd’a sunduğu 240 mt. uzunluk, 8 mt. genişlik ve 24 mt. yüksekliğinde bir tasarımı olduğu biliniyor. Vinci’nin bu tasarımı yüzyıllarca gerçekleşmiyor. Ancak günümüz ihtiyaçları ve teknolojisi doğrultusunda Mimar Hakan Kıran bu tasarımdan esinlenerek 430 mt. uzunluk, 32 mt. genişlik ve denizden 22 mt. yükseklikte yeniden tasarlıyor ve zor da olsa inşa ediliyor. Köprüyü taşıyan çelik ayakların tarihi kent silueti açısından yüksekliği UNESCO nezdinde büyük tartışma konusu oluyor ve sonuçta ayak yüksekliği 82 mt’den 47 mt’ye indirilerek köprü 2013 yılında hizmete açılıyor.

Leonardo Da Vinci
Vinci’nin Haliç Köprü Tasarımı
Haliç M2 Metro Hattı Köprü Geçişi İnşaatı
Haliç M2 Metro Geçiş Köprüsü: Açılış 2014

Haliç’teki Büyük Dönüşümün İlk İşaret Fişeği:

Haliç’in geçmiş tarihi ve kültürüne dönüşünün ilk işaret fişeğini çakan kişi Özal’ın göz bebeği ve İstanbul Belediye Başkanlığını emanet ettiği Bedrettin Dalan. 80’lerde “Gözlerimin rengi gibi masmavi yapacağım” diyerek başladığı 5 yıllık Başkanlık sürecinde, Haliç için planladığı büyük alt yapı ve çevre düzenleme projelerinden ancak bir kısmını gerçekleştirebildi, kalan kısmını da onu izleyen diğer Başkanlar tamamladı. İşte bunlardan en önemlileri;

  1. Sütlüce Mezbahasının mevcut yapıları Haliç Kültür ve Kongre Merkezine dönüştürüldü.
  2. Cibali Tütün Fabrikasının mevcut yapıları KHAS Üniversitesi ve eğitim merkezine dönüştürüldü.
  3. Feshane-i Amire Tekstil Fabrikasının mevcut yapıları devasa bir Kültür ve Sanat Merkezine dönüştürüldü.
  4. Silahtarağa Elektrik Santrali, üniversite, eğitim merkezi ve Enerji Müzesine dönüştürüldü.
  5. Lengerhane Tesisleri Rahmi Koç Sanayi Müzesine dönüştürüldü.
  6. Taşkızak, Camialtı ve 570 yıllık Tersane-i Amire yapıları ticaret, konaklama, sosyal ve kültür alanlarına dönüştü/dönüşüyor.
  7. Ayvansaray’daki ahşap tekne imalathaneleri ve sağlıksız yapılar kaldırılıp ya da restore edilerek kültürel ve turistik amaçlarla hizmet vermeye başladı. 
  8. Haliç Kuzey kıyısı boyunca inşa edilen kolektörlerle toplanan pissu, Baltalimanı’nda inşa edilen arıtma tesisine, Güney kıyı boyunca inşa edilen kolektörlerle toplanan pissu ise Yenikapı’da inşa edilen arıtma tesisine aktarıldı.
  9. İstanbul Boğazı Çayırbaşı’nda 31 mt. derinlikten alınan deniz suyunun “Haliçe Can Suyu Projesi” adıyla Kağıthane Deresine 260 Ton/Gün debi ile aktarılması sağlandı.
Boğaz’dan Haliç’e Can Suyu Projesi
  1. Haliç’in dibinde biriken 4.5 mio Ton çamur, pipeline yardımıyla Alibeyköy taş ocaklarındaki çamur barajına aktarılarak susuzlaştırıldı.
  2. Cebri su sirkülasyonu ile Haliç suyuna oksijen takviyesi yapıldı/yapılıyor.
  3. Haliç ortasındaki adacıklar temizlenip düzenlendi.
  4. ….

Haliç Kıyılarında İnşaat Yapmak Yüzyıllarca Hiç Kolay Olmadı

İstanbul Boğazının Haliç kıyıları boyunca yapı yapmak her dönemde çok zorlamış mimarları.

Örnek1): Eminönü’ndeki Valide Sultan’ın Yeni Camisi için 1602 yılında Mimar Davut Ağa kurşun kuşaklarla bağlanan ahşap yağlı kazıklar çakmış zemine ve üzerine Rodos’tan getirttiği taş blokları yerleştirip duvarları zemin seviyesinden yükseltmek zorunda kalmış. İnşaat tam 66 yıl sürmüş.

Örnek 2): Balat’ta Bulgar Ortodoks Kilisesi olarak inşa edilen yapı, zemine daha az yük aktarması için Avusturya’da bir fabrikada prefabrik demir döküm olarak hazırlanmış ve Tuna Nehri yoluyla getirilerek monte edilmiş. Böyle dünyadaki ilk ve tek Demir Kilise olarak tarih sayfalarında yerini almış.

Örnek 3): 19. Yüzyıl başında Sermimar Vedat Tek, Haliç girişi Sarayburnu’nda Padişah’ın kabul törenlerinde kullanacağı alanda yapacağı beton rıhtım yapısı sürekli oturduğu için kıyıdan 150-200 mt. açıkta deniz dibine kaya parçaları atmak suretiyle kendi yapısını dengeleyerek bu soruna bir çözüm bulmuş.

Yapısal hasar gören İTO Merkez Binası Yıkılıyor..
Orhan Şahinler’in İlk ITO Merkez Binası: Yıl 1971

Örnek 4): Benim de 1970’li yıllarda İTÜ’deki öğrenciliğim sırasında inşaat sorunlarına şahit olduğum Unkapanı’ndaki İTO’nun İlk Merkez Binası. Mimar Orhan Şahinler’in, yarışma ile kazandığı projenin taşıyıcı sistem ve zemin müellifi statik ve betonarme hocamız Prof. Enver Çetmeli idi. Onunla birlikte birkaç kez şantiyeyi ziyaret ettiğimizi hatırlıyorum. Orada da sorun Sarayburnu rıhtım inşaatının aynısıydı. Çamur katmanları üzerine bir inşaat temeli oturtmaya çalışılıyordu. TIMLO’nun (Bugünün Emlak Konut Şirketinin ilk adı) müteahhitliğini yaptığı yapıda hocamız, Vedat Tek’in yöntemini kullanarak Haliç’in ortasında dibe büyük kaya parçaları yerleştirerek zemindeki oturma sorununu çözdü. Tabii, hocamız nereden bilsin 60 yıl sonra Haliç’in çamurları temizlenirken bu kaya kütlesinin dağılarak binasının dengesini bozacağını ve binanın 90 cm. yatarak yıkımına neden olacağını. Yeni bina geçtiğimiz yıllarda bu kez 42 mt. kazıklar çakarak yeniden ayni form ve gabarilerde inşa edilirken 2 de garaj katı kazanıldı  ve yapı İTO Üniversitesi kampüs binası haline getirildi.

Sarayburnu ve Haliç’te ve kapsamlı deniz dibi araştırmaları 1980’li yıllarda Marmaray ve Avrasya Tünelleri gibi büyük projeler için yapıldı. İlk kez 1860 yılında Padişah Abdülmecid tarafından düşünülen Tünel-i Bahri Projesinden sonra 1980’li yıllarda yapılan yer araştırmalarından sonra 1987 yılında ilk geniş kapsamlı fizibilite etütleriyle bu projelerin ana hatları belirlendi. Yapılaşma için geçmişte el yordamıyla çözüm aranan bu konuda ilk bilimsel makaleyi yazanlar şöyle demişler.

“Yörede deniz dibindeki genç kırık hatları Karaköy ve Sarayburnu açıklarında olmak üzere iki önemli topografik düzensizliğe neden olmuştur. Bunlardan, Karaköy açıklarındaki muhtemel bir fayın neden olduğu ani kot değişimi, Haliç’i asılı bir vadi durumuna getirmiştir” Prof. Kutay Özaydın, Prof Ali Erguvanlı.

Cibali-Fener-Balat Bölgesinin İstanbul İçin Özel Önemi

Cibali-Fener-Balat, üç büyük dine mensup cemaatin yüzyıllarca birbirine komşu olarak yaşadığı bir bölge olarak UNESCO Dünya Kültür Mirası kapsamında koruma altına alınmış. Avrupa Birliğinin pek çok fonu son 20 yıldır bu bölgedeki kültürel mirası korumak ve mevcut yapıları rehabilite ederek kültür ve turizm faaliyetlerine dönüştürülmesini desteklemek amacıyla kullanılıyor. Bunun sonucu, bu bölge de ayni Karaköy-Galata gibi her geçen gün değeri artan bir çekim merkezi olma yolunda ilerliyor.

“Cibali” adının Fatih’in surları aşmasına yardımcı olan Cebe Ali Bey’den (Zırhlı Ali) aldığı kabul ediliyor. Bizans döneminde Yahudi ve Rumlar yaşarken fetihten sonra Türklerin de yerleştiği ve her üç dini cemaatin birlikte komşu olarak yaşadığı bir bölge. Genelde bölgede yaşayan düşük gelir grubundan gayri müslim kadınlar çalıştırıldığı, nakliye, ihracat ve tüketim kaynaklarına da yakın olduğu için yüksek karlılığa sahip bir işletme olan Cibali Tütün Fabrikasının temellerini Tütüncü Mehmet Efendi 1884 yılında atmış ama 1875 Moratoryumu sonrası Osmanlı Devletinin dış borçlarını ödemek amacıyla Düyun-u Umumiye kapsamında kurulan ve tütün tekelini işleten yabancı sermayeli çok uluslu bir şirket olan Reji İdaresine 96.000 Altına satmak zorunda kalmış. 1925 yılında devletleştirilen ve günümüzde Kadir Has Üniversitesine dönüştürülen üretim ve depo tesislerini dönemin meşhur mimarı Alexandre Vallaury tasarlamış. Tütüncü Mehmet Efendi de elindeki altınlarla şu sıralarda benim de oturduğum 2000 dönümlük Göztepe Semti arazisini satın almış, parselleyip Saray Erkanına satarak çoook zengin olmuş😊

Cibali Tütün Fabrikası/Kadir Has Üniversitesi

“Fener” adının Yunanca Fanarion (ateş yakılan taşlı alan Petrion)’dan aldığı kabul ediliyor ve Rumlar ve Bulgar Ortodokslarının daha ağırlıklı yaşadığı bir bölge olarak biliniyor. Fener iskelesinin hemen arkasındaki Fener Rum Lisesi, Rum Patrikhanesi ve Bulgar Ortodoks Sveti Stefan Demir Kilisesi Denizden Haliç Turunun görmeden olmazları.

Fener Rum Lisesi ve Rum Ortodoks Patrikhanesi
Bulgar Ortodoks Sveti Stefan Kilisesi: Demir Kilise

“Balat” adının ise, bölgenin Bizans döneminin ilk imparatorluk sarayı olan ve Haçlı istilasında yakılıp yıkılan Blaherna ve Tekfur Sarayları (Palation)’a yakınlığı nedeniyle verildiğine inanılıyor. Ağırlıklı olarak Osmanlı döneminde Sefarad Yahudilerinin yerleştirildiği ve yaşadığı yer olarak biliniyor.  https://www.bizevdeyokuz.com/balat/

Balat’ta bugün hala ayakta kalan ancak işlevi camiye dönüştürüldüğü için adı bilinmeyen bir Bizans Kilisesi var. Adeta bir mücevher gibi işlenmiş bir yapı. Cami olarak korunduğu için günümüze gelebilmiş: Fethiye Camii/Teotokos Pamakaristos Kilisesi (Tanrının Kutsal Annesi). Arayıp bulun. Ziyarete değer.

Fener Ara Sokakları
Balat Ara Sokakları

Fener-Balat Haliç Kıyı Düzenleme Projesi İBB tarafından 1984 yılında hazırlanarak uygulamaya başlanmış. Fener-Balat Rehabilitasyon Projesi 1998-2005 yılları arasında uygulanmış, ardından yürürlüğe giren Kentsel Yenileme Projesi ise 2004 yılından itibaren uygulanmaya başlamış.

Fransız Şehir Plancısı Henri Prost’un 1930’lu yıllarda hazırladığı İstanbul İmar Planı, Haliç’te mevcut sanayiyi kaldırmak yerine legalize etmiş, bu da günümüzdeki dönüşüm sürecinin zorlaşması ve uzamasına neden olmuş.

Gün Batımında Haliç Manzarasına Karşı Farklı Bir Akşam Yemeği…

Petrion Otel/Evelik’in Terasından Haliç
Şef Devran Karaalp

Fener İskelesi ve Tramvay durağının hemen arkasında, Haliç Surlarına sırtını dayamış bir butik otel Petrion’un muhteşem manzaralı terasında yer alıyor Evelik Restoran. Dr. Sadık Ahmet caddesini sahil yoluna bağlayan yolun hemen köşesinde. Güzel havada herkesin açık terasta oturmak ve bu büyüleyici ve engelsiz Haliç manzaralı terasta gün batımını izlemek isteyeceğine eminim. Yağmurlu bir gün olduğu için biz o şansımızı kullanamadık.

Mutfağını Şef Devran Karaalp’in üstlendiği bu sürprizli mekanda, KHAS Üniversitesinde eğitmen olarak da görev yapan Devran Şef’in her hafta değişen deneysel mutfak şölenine bu kez biz dahil olduk. Şef, kendi mutfak anlayışını “Geleneksel ama Alışıldık Olmayan” olarak tarif ediyor. Ben, o gün ilk kez hazırlanan Valencia ve Gaziantep mutfak kültürlerinden sentezlenen bir “Füzyon” Tabağını tercih ettim: “Deniz Mahsullü Börk/Mıcırık Aşı”. Deniz Mahsullü İspanyol Paella veya İtalyan Risotto’yu anımsatan farklı tadı ile ilginç bir ana yemek oldu benim için. İspanya ya da İtalya’da kullanılan kısa taneli ve yüksek nişasta oranı sayesinde yüksek su emme kapasitesine sahip, bu nedenle lapa olmadan pişerek tavanın tabanında karamelize bir tabaka oluşturan Arborio ya da Calasparra pirinci yerine yine yüksek oranlı nişasta içeren arpa şehriye ile yapılan bu yemek, safran ve sızma zeytinyağı ile bambaşka bir tada ulaşmıştı. Değişen her menüde benim kadar şanslı olabilir misiniz bilemem ama Devran Şef, masaları ziyaret edip misafirlerine hazırladığı her tabağın tarifini vermekten imtina etmiyor. Kullanılan deniz mahsulleri hem çok çeşitli hem de çok lezzetli idi.

Evelik’te her tabak adeta sanat eseri gibi servis ediliyor. Mekanın Evelik Baklava ve Dondurmalı Ekmek Tatlısı gibi İmza Tatlılarıyla finali yapmak istedik ama bizim ağız tadımıza pek uymadığını hisseden Şef onları hemen adisyondan çıkarttı😊

Aslında manzara başlı başına o kadar etkileyiciydi ki bu tür ayrıntıların hiç önemi kalmadı.  Özellikle etkilemek istediğiniz misafirleri götürebileceğiniz bir yer. Pek kimsenin bilmemesi, saklı kalması, ayak altında olmaması da bir karakter katıyor. Turistik bir bölgede yer alsa da bir turist lokantası değil. Genelde %95’i yabancı otel müşterilerinin tercih ettiği bir lokanta ve bu da bizim için çok olumlu bir deneyimdi.