Haliç’in Denizden Keşfinin Anahtarı
Neredeyse 70 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Haliç’in her iki kıyısını da mesleki ilgim nedeniyle karadan, neredeyse karış karış gezmiş olmama rağmen, kıyılarındaki yapılara bunca yıldır hiç denizden ulaşmadığımı fark ettim: Ne eski sanayi işlevli hallerine ne de yeni dönüşen hallerine. Hatta adeta Haliç’in sembolü haline gelen Eyüp Sultan sırtlarındaki meşhur Piyer Loti Kahvesine de hiç çıkmadım. Nedeni, olsa olsa Haliç’in çocuk hafızamda yer eden geçmiş çevresel kirlilik algısı olsa gerek.
Yaşamımdaki bu eksikliği, geçtiğimiz günlerde İBB Şehir Hatlarının son yıllarda başlattığı ve giderek popülerleşen bir Üsküdar-Eyüp seferi ile giderdim. Çoğu yabancı gezginle birlikte, Haliç’in yeni-eski köprülerinin altından neredeyse sürünerek geçerek, kah bir yakada, kah diğer yakada, Kasımpaşa, Cibali, Hasköy, Fener, Balat, Ayvansaray ve Eyüp iskelelerine baştan kara yaparak pek keyifli bir yolculuk yaptık. Üstelik 65 Yaş üzeri İstanbul Kartımız sayesinde tek kuruş bilet parası da ödemeden😊.
Haliç’in 2 Yönlü Dönüşümü: 1884-1984
Haliç, 19. Yüzyıla kadar sularında 140’tan fazla balık türü yaşayan, 3 büyük dine mensup cemaatin birlikte huzur içinde yaşadığı, kültür ve ticaretin yanı sıra, kıyılarında saraylar ve yalıları ile nezih bir yerleşim ve sayfiye alanı imiş. 1884’den itibaren, Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan sanayileşme hareketi bu bölgeyi yavaş yavaş esir almaya başlamış. Ardından, Cumhuriyet döneminde Fransız Mimar ve Şehir Plancısı Henri Prost’un 1930’larda hazırladığı talihsiz İstanbul İmar Planıyla mevcut sanayi yapıları legal hale gelmiş ve giderek artan kirlilik 80’li yılların başında artık dayanılmaz bir hale gelmiş.
Oysa, bugünkü görüntü çok farklı. 1984 yılında, dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, “Haliç’i gözlerimin rengi gibi masmavi yapacağım” diyerek kazandığı seçim sonrasında Haliç için planlanan büyük alt yapı ve çevre düzenleme projelerini başlattı. Bunlardan bir bölümü kendisi, kalan bölümü de onu izleyen diğer Başkanlar döneminde tamamlandı, tamamlanıyor ve hala yeni projelerle daha da geliştiriliyor.
Bu yazımda, Haliç’in 140 yıllık bu geçmişe geri dönüş hikayesini benim yaşamıma dokunan anılar ve hikayelerle ele alıp özetlemeye çalışacağım. Bu bir gezi notu değil, bazı bölümlerini oldukça detaylı yazmama rağmen bir mesleki makale değil, bir tarihçe hiç değil. Ama belki de hepsi😊

Tarih Sayfalarını Geriye Çevirip Önce Adından Başlayalım: Haliç mi? Altın Boynuz mu?

Osmanlı döneminde Arapça “körfez” anlamına gelen Haliç (Xlc) ya da Batı Kültüründe çok bilinen Golden Horn (Altın Boynuz) adının, MÖ 7. yüzyılda Byzantion’u kuran Kıral Byzas’ın annesi Keroessa’dan (Keras: Yunanca Boynuz demek) geldiği rivayet ediliyor. Boynuz’a altın sıfatının takılmasının ise, Haliç sularının gün batımında sapsarı altın rengine bürünmesinden ya da sularında yaşayan zengin balık kaynaklarından aldığı söyleniyor. Bu söylentilere Kapalı Çarşı’daki kuyumcu atölyelerinden kanallar yoluyla Haliç’e akan altın tozu dedikoduları da eklenince Altın Boynuz tanımı bizim ihtişama öykünen kültürümüzle de pek güzel bağdaşıyor😊.
Önce Khalkedon Sonra Byzantion:
Şimdilerde Tarihi Yarımada’nın MÖ 660 yılındaki kurucusu Kral Byzas’ın tarihçi Herodot’un deyimiyle Boğazın karşı kıyısının önemini göremeyen Kör Gözlülerin yaşadığı yer olarak tanımladığı yörenin ilk Megara Kolonisi: “Khalkedon-Kadıköy’de yaşasam da 50’li yıllarda dedemlerin yanında geçen çocukluğum Tarihi Yarımadanın tam orta yerinde, Haliç kıyılarından pek de uzak olmayan Fatih’in “Kıztaşı” olarak anılan semtinde, Bizans İmparatoru Marcianus onuruna MS. 450 yılında dikilen anıtın hemen yanı başında sokaklarda oynayarak geçti.
Küçük Bir Koloniden Dünyanın Çekim Merkezine: Byzantion
Antik Yunan Şehir Devletleri, başta Korint, Megara ve Milet (aslında kendisi de bir koloni olarak kurulmuş) olmak üzere MÖ 7 ve 8. Yüzyıllarda büyüdükçe ticaret yaparak güçlenmek, hammadde kaynaklarına ulaşmak ve yoğunlaşan şehir nüfusunu dağıtmak amacıyla Akdeniz’den başlayarak tüm Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz’de çok sayıda koloni kurmuş. Bu kolonilerden bazıları Byzantion gibi Roma İmparatorluğunun şemsiyesi altında çok güçlenirken bazıları da zayıflayıp Persler, Makedonlar ve Araplar gibi yayılmacı devletlerin egemenliğine girmiş ya da zengin (*) Byzantion’u ele geçirmek isteyenlerin açık denizlerdeki atlama taşı konumuna düşmüşler. Örneğin Arap denizcileri tarih boyunca Byzantion’a yaptıkları çok sayıda kuşatmada örneğin Erdek körfezindeki Kyzikos Antik Kenti ve limanını tedarik destek ve gemi inşa üssü olarak kullanmışlar ve belki de Fatih Sultan Mehmet gibi gemilerini Haliç’e Kağıthane deresi üzerinden geçirerek daha zayıf gördükleri Haliç ve Edirnekapı surlarından zorlamışlar, ancak hiç biri Bizanslıların geliştirdiği Rum Ateşine karşı başarılı olamamışlar.
(*) Byzantion’un en ihtişamlı günlerini AI (Yapay Zeka) ile canlandırmışlar. İzlemenizi tavsiye ederim. https://www.youtube.com/watch?v=hUIhKDqtzhU
Byzantion’dan İstanbul’a Geçişin İzleri:
Günümüzde İstanbul’un önemli dini ve kültürel merkezlerinden biri olarak kabul edilen Eyüp Sultan Camii ve Kabrinin hikayesi de bu tarihi gerçeklere uzanıyor. Arapların MS 7. ve 8. Yüzyıllarda yaptığı kuşatmalardan birine Hz. Muhammed’in bu amaçla görevlendirdiği yakın dostlarından biri olan Ebu Eyyub El Ensari’nin 90 yaşında bu kuşatmaya katılıp orada şehit olduğu biliniyor. Yüzyıllar sonra Sultan II. Mehmet’in İstanbul’u fethini takiben hocası Akşemsettin tarafından Edirnekapı surlarının dibinde, günümüzde Eyüp olarak adlandırılan yerde keşfedilen mezarı İstanbul’un toplumsal hafızasına kaydedilip manevi ve dini bir ziyaret merkezi haline geliyor.


Haliç’in Odak Noktası ve Son İskelesi: Eyüp Sultan
Tarihçesi M.S. 7. Yüzyıla Uzanan Eyüp Sultan Camii ve çevresi, İstanbul’un Osmanlı İmparatorluğunun başkenti olduğu dönemde Haliç’in odak noktası olarak tanımlanmış. Ve bugün Üsküdar-Eyüp Haliç deniz hattının son iskelesi. Haliç’in Güney kıyısı boyunca Eminönü-Eyüp arasında çalışan Tramvay ve ona entegre Piyer Loti Teleferik hattı, sadece bölge halkına değil, bölgeyi ziyarete gelenlere de hizmet ediyor.




E-5 ve TEM Çevre Yolu arasındaki bağlantı yolunun dışında, Dolmabahçe’yi Kağıthane’ye 15 dakikada bağlayan tünel sayesinde, her iki yakadan da hem kara, hem deniz ve hem de demir yolu ile gelenler, M-2 Haliç Metro İstasyonunda ya da Marmaray ile Sirkeci istasyonunda aktarma yaparak bölgeye rahatlıkla ulaşabiliyorlar.
Hasköy iskelesi Koç Müzesine, Sütlüce iskelesi Haliç Kongre Merkezine, Eyüp Sultan iskelesi Teleferik ve Feshane’ye, Fener iskelesi ise Patrikhane ve Bulgar Ortodoks Kilisesine ulaşımı çok kolaylaştırıyor.
Haliç Üzerinden Geçen Metro Köprüsü: Da Vinci’nin Hayali
Haliç’i deniz üzerinden geçen M-2 Metro köprüsünün ilginç tarihsel bir geçmişi ve hikayesi var. 1502 yılında dönemin ünlü sanatçısı Leonardo Da Vinci’nin Osmanlı Padişahı II. Beyazıd’a sunduğu bir köprü tasarımı olduğu biliniyor. Vinci’nin bu tasarımı yüzyıllarca gerçekleşmiyor. Ancak günümüz ihtiyaçları ve teknolojisi doğrultusunda bu tasarımdan esinlenilerek yeniden tasarlanıyor ve zor da olsa inşa ediliyor. Köprüyü taşıyan çelik ayakların tarihi kent silueti açısından yüksekliği UNESCO nezdinde büyük tartışma konusu oluyor ve sonuçta ayak yüksekliği 82 mt’den 47 mt’ye indirilerek köprü 2013 yılında hizmete açılıyor.




Haliç’teki Büyük Dönüşüm Projeleri: 1984-2024
Haliç için planlanan büyük alt yapı ve çevre düzenleme projelerinden en önemlilerini aşağıda özetlemeye çalıştım:
- Sütlüce Mezbahasının 1923 yılından kalan mevcut yapıları Haliç Kültür ve Kongre Merkezine dönüştürüldü.
- Cibali Tütün Fabrikasının 1884 yılından kalan mevcut yapıları KHAS Üniversitesi Kampüsüne dönüştürüldü.
- Feshane-i Amire Tekstil Fabrikasının 1839 yılından kalan mevcut yapıları ArtIstanbul adlı devasa bir Kültür ve Sanat Merkezine dönüştürüldü.
- Silahtarağa Elektrik Santralinin 1914 yılından kalan yapıları, Enerji Müzesi ve Bilgi Üniversitesi Kampüsüne dönüştürüldü.
- Lengerhane Tesislerinin 18. Yüzyıldan kalan yapıları Rahmi Koç Sanayi Müzesine dönüştürüldü.
- Taşkızak, Camialtı ve 570 yıllık Tersane-i Amire yapıları Tersane Istanbul adlı devasa bir ticaret, konaklama, sosyal ve kültür alanlarına dönüştü/dönüşüyor.
- Ayvansaray’daki ahşap tekne imalathaneleri ve sağlıksız yapılar kaldırılıp ya da restore edilerek kültürel ve turistik amaçlarla hizmet vermeye başladı.
- Haliç Kuzey kıyısı boyunca inşa edilen kolektörlerle toplanan pissu, Baltalimanı’nda inşa edilen arıtma tesisine, Güney kıyı boyunca inşa edilen kolektörlerle toplanan pissu ise Yenikapı’da inşa edilen arıtma tesisine aktarılarak Haliç dışına çıkarıldı.
- İstanbul Boğazı Çayırbaşı’nda 31 mt. derinlikten alınan deniz suyunun “Haliç’e Can Suyu Projesi” adıyla Kağıthane Deresine 260 Ton/Gün debi ile aktarılması sağlandı.

10. Haliç’in dibinde biriken 4.5 mio Ton çamur, pipeline yardımıyla Alibeyköy taş ocaklarındaki çamur barajına aktarılarak susuzlaştırıldı.
11. Haliç ortasındaki adacıklar temizlenip düzenlendi.
12. Cebri su sirkülasyonu ile Haliç suyuna oksijen takviyesi yapıldı/yapılıyor.
Haliç Kıyılarında İnşaat Yapmak Yüzyıllarca Hiç Kolay Olmamış!
İstanbul Boğazının Haliç kıyıları boyunca yapı yapmak tarihin her döneminde çok zorlamış mimarları ve mühendisleri:
Örnek1): Eminönü’ndeki Valide Sultan’ın Yeni Camisi için 1602 yılında Mimar Davut Ağa kurşun kuşaklarla bağlanan ahşap yağlı kazıklar çakmış zemine ve üzerine Rodos’tan getirttiği taş blokları yerleştirip duvarları zemin seviyesinden yükseltmek zorunda kalmış. İnşaat tam 66 yıl sürmüş.
Örnek 2): Balat’ta Bulgar Ortodoks Kilisesi olarak inşa edilen yapı, zemine daha az yük aktarması için Avusturya’daki bir fabrikada prefabrik demir döküm olarak hazırlanmış ve Tuna Nehri yoluyla getirilerek monte edilmiş. Böylece dünyadaki ilk ve tek “Demir Kilise” olarak tarih sayfalarında yerini almış.
Örnek 3): 19. Yüzyıl başında SerMimar Vedat Tek, Haliç girişi Sarayburnu’nda Padişah’ın kabul törenlerinde kullanacağı alanda yapacağı beton rıhtım yapısı sürekli oturduğu için kıyıdan 150-200 mt. açıkta deniz dibine kaya parçaları atmak suretiyle kendi yapısını dengeleyerek bu soruna bir çözüm bulmuş.


Örnek 4): Benim de 1970’li yıllarda İTÜ’deki öğrenciliğim sırasında inşaat sorunlarına şahit olduğum Unkapanı’ndaki İTO’nun İlk Merkez Binası. Mimar Orhan Şahinler’in, yarışma ile kazandığı projenin taşıyıcı sistem ve zemin müellifi statik ve betonarme hocamız Prof. Enver Çetmeli idi. Onunla birlikte birkaç kez şantiyeyi ziyaret ettiğimizi hatırlıyorum. Orada da sorun Sarayburnu rıhtım inşaatının aynısıydı. Çamur katmanları üzerine bir inşaat temeli oturtmaya çalışılıyordu. TIMLO’nun (Bugünün Emlak Konut Şirketi) müteahhitliğini yaptığı yapıda hocamız, geçen yüzyılda Mimar Vedat Tek’in yöntemini kullanarak Haliç’in ortasına deniz dibine büyük kaya parçaları yerleştirerek zemindeki oturma sorununu çözdü. Tabii, hocamız nereden bilsin 60 yıl sonra Haliç’in çamurları temizlenirken bu kaya kütlesinin dağılarak binasının dengesini bozacağını ve 2021 yılında binanın 90 cm. yatarak yıkımına neden olacağını. Yeni bina geçtiğimiz yıllarda bu kez 42 mt. kazıklar çakılarak yeniden ayni form ve gabarilerde inşa edildi ve yapı bu kez İTO Üniversitesi Kampüsü haline getirildi.
Sarayburnu ve Haliç’te ve kapsamlı deniz dibi araştırmaları ancak 1980’li yıllarda Marmaray ve Avrasya Tünelleri gibi büyük projeler için yapıldı. Bu bölgede yapılaşma için geçmişte el yordamıyla çözüm aranan bu konulardaki ilk bilimsel makaleyi yazanlar şöyle demişler:
“Yörede deniz dibindeki genç kırık hatları Karaköy ve Sarayburnu açıklarında olmak üzere iki önemli topografik düzensizliğe neden olmuştur. Bunlardan, Karaköy açıklarındaki muhtemel bir fayın neden olduğu ani kot değişimi, Haliç’i asılı bir vadi durumuna getirmiştir” Prof. Kutay Özaydın, Prof Ali Erguvanlı.
Cibali-Fener-Balat Bölgesinin İstanbul İçin Özel Önemi
Fener-Balat Haliç Kıyı Düzenleme Projesi İBB tarafından 1984 yılında hazırlanarak uygulamaya konmuş. Fener-Balat Rehabilitasyon Projesi 1998-2005 yılları arasında uygulanmış. Ardından yürürlüğe giren Fener-Balat Kentsel Yenileme Projesi ise 2004 yılından itibaren uygulanmaya başlamış ve halen devam ediyor.
Cibali-Fener-Balat, üç büyük dine mensup cemaatin yüzyıllarca birbirine komşu olarak yaşadığı bir bölge olarak UNESCO Dünya Kültür Mirası kapsamında koruma altına alınmış. Avrupa Birliğinin pek çok fonu son 20 yıldır bu bölgedeki kültürel mirası korumak ve mevcut yapıları rehabilite ederek kültür ve turizm faaliyetlerine dönüştürülmesini desteklemek amacıyla kullanılıyor. Bunun sonucu, bu bölge de ayni Karaköy-Galata gibi her geçen gün değeri artan bir çekim merkezi olma yolunda ilerliyor.
“Cibali” adının Fatih’in surları aşmasına yardımcı olan Cebe Ali Bey’den (Zırhlı Ali) aldığı kabul ediliyor. Genelde bölgede yaşayan düşük gelir grubundan gayri müslim kadınlar çalıştırılabildiği, nakliye, ihracat ve tüketim kaynaklarına da yakın olduğu için yüksek karlılığa sahip bir işletme olan Cibali Tütün Fabrikasının temelleri Tütüncü Mehmet Efendi tarafından 1884 yılında atılmış ama sonrasında Osmanlı Devletinin dış borçlarını ödemek amacıyla Düyun-u Umumiye kapsamında kurulan yabancı sermayeli çok uluslu bir şirket olan Reji İdaresine 96.000 Altına satmak zorunda kalmış. 1925 yılında devletleştirilen ve günümüzde Kadir Has Üniversitesine dönüştürülen üretim ve depo tesislerini dönemin meşhur mimarı Alexandre Vallaury tasarlamış. Tütüncü Mehmet Efendi de elindeki altınlarla şu sıralarda benim de oturduğum Göztepe Semtinde 2000 dönüm bir arazi satın almış, ardından parselleyip Saray Erkanına satarak çoook zengin olmuş😊

“Fener” adının Yunanca Fanarion (ateş yakılan taşlı alan Petrion)’dan aldığı kabul ediliyor ve Rum ve Bulgar Ortodokslarının daha ağırlıklı yaşadığı bir bölge olarak biliniyor. Fener iskelesinin hemen arkasındaki Fener Rum Lisesi, Rum Patrikhanesi ve Bulgar Ortodoks Sveti Stefan Demir Kilisesi “Denizden Haliç Turu”nun görmeden olmazları arasında.


“Balat” adının ise, bölgenin Bizans döneminin ilk imparatorluk sarayı olan ve 1204 yılındaki Haçlı istilasında yakılıp yıkılan Blaherna ve Tekfur Sarayları (Palation)’a yakınlığı nedeniyle verildiğine inanılıyor. Ağırlıklı olarak Osmanlı döneminde İspanya’dan göç eden Sefarad Yahudilerinin yerleştirildiği ve yaşadığı yer olarak biliniyor. https://www.bizevdeyokuz.com/balat/

Balat’ta bugün hala ayakta kalan ancak işlevi camiye dönüştürüldüğü için adı bilinmeyen bir Bizans Kilisesi var. Adeta bir mücevher gibi işlenmiş bir yapı. Cami olarak korunduğu için günümüze kadar bakımlı olarak gelebilmiş: Fethiye Camii/Teotokos Pamakaristos Kilisesi (Tanrının Kutsal Annesi). Arayıp bulun. Ziyarete değer.


Gün Batımında Haliç Manzarasına Karşı Farklı Bir Akşam Yemeği:



Evelik Restoran, Fener İskelesi ve Tramvay durağının hemen arkasında, Haliç Surlarına sırtını dayamış bir butik otel Petrion’un muhteşem manzaralı terasında yer alıyor. Dr. Sadık Ahmet caddesini Haliç’e bağlayan yolun hemen köşesinde. Güzel havada herkesin açık terasta oturmak ve bu büyüleyici ve engelsiz Haliç manzaralı terasta gün batımını izlemek isteyeceğine eminim. Yağmurlu bir gün olduğu için biz o şansımızı kullanamadık.
Mutfağını KHAS Üniversitesinde öğretim görevlisi de olan Şef Devran Karaalp’in üstlendiği bu sürprizli mekanda, her hafta değişen deneysel mutfak şölenine bu kez biz de dahil olduk. Şef, kendi mutfak anlayışını “Traditional but not Conventional” olarak tarif ediyor. Ben, o gün ilk kez hazırladığı Valencia ve Gaziantep mutfak kültürlerinden sentezlenen bir “Füzyon” Tabağı tercih ettim: “Deniz Mahsullü Börk/Mıcırık Aşı”. İspanyol Paella veya İtalyan Risotto’yu anımsatan farklı tadı ile ilginç bir ana yemek oldu benim için. İspanya ya da İtalya’da kullanılan kısa taneli ve yüksek nişasta oranı sayesinde yüksek su emme kapasitesine sahip, bu nedenle lapa olmadan pişerek tavanın tabanında karamelize bir tabaka oluşturan Arborio ya da Calasparra pirinci yerine yine yüksek oranlı nişasta içeren arpa şehriye ile yaptığı bu yemek, safran ve sızma zeytinyağı ile bambaşka bir tada ulaşmıştı. Değişen her menüde benim kadar şanslı olabilir misiniz bilemem ama Devran Şef, masaları ziyaret edip misafirlerine hazırladığı ve her biri bir sanat eseri gibi hazırladığı tabakların tarifini vermekten imtina etmiyor. Kullanılan deniz mahsulleri hem çok çeşitli hem de çok lezzetli idi.
Mekanın adıyla anılan “Evelik Baklava” ve “Dondurmalı Ekmek Tatlısı” gibi İmza Tatlılarıyla finali yapmak istedik ama bizim ağız tadımıza pek uymadığını hisseden Şef onları hemen adisyondan çıkarttı😊 Aslında manzara başlı başına o kadar etkileyiciydi ki bu tür ayrıntıların hiç önemi kalmadı.
Özellikle etkilemek istediğiniz misafirleri götürebileceğiniz bir yer. Pek kimsenin bilmemesi, saklı kalması ve ayak altında olmaması bir karakter katıyor. Turistik bir bölgede yer alsa da bir turist lokantası değil. Genelde %95’i yabancılardan oluşan otel müşterilerinin tercih ettiği bir lokanta ve bu da bizim için ilginç bir deneyim oldu.